top of page

KAPADOKYA

  • 11 Kas 2018
  • 7 dakikada okunur

KAPADOKYA GÜNLÜKLERİ

Toprağa dokunun; kendinize sarılmayı öğreneceksiniz...

Tarih boyunca medeniyetlerin beşiği olmuş Anadolu’nun tam ortasında yer alan Kapadokya; doğal güzellikleriyle anılsa da tarih boyunca dinler için hep kutsal bir yer olmuş. Roma İmparatorluğu’nun zulmünden kaçan ilk Hristiyanlar MS 4. Yüzyılda Kayserili Aziz Basil önderliğinde bölgeye yerleşmeye başlamış. Gizlenmek zorunda kalan ilk Hristiyanlar için; volkanik patlamalardan arta kalan tüflerin zaman içinde sel suları ve rüzgar gibi etkenlerle aşınmasıyla oluşan ‘peri bacaları’ biçilmiş kaftan olmuş. Oluşum tarihi Hititlere kadar inse de (MÖ 3bin gibi) Derinkuyu Yeraltı Şehri gibi bir çok şehir ilk Hristiyanların bölgede saklandıkları dönemde oldukça aktif olarak kullanılmış.

Göreme Açık Hava Müzesi’ni gezdiğinizde peri bacalarının içlerine ‘gizlenmiş’ irili ufaklı birçok kilise göreceksiniz. Kiliselerin içindeki fresklerin büyük çoğunluğu fena halde tahrip olmuş; yine de yapıldıkları tarihten günümüze ulaşabilmeleri bile büyük bir mucize. Göreme Açıkhava Müzesi’ndeki kiliseleri iki ana gruba ayırabiliriz; ‘Yılanlı Kiliseler’ birbirinden bağımsız,hikaye anlatmayan freskleri içerenler; Azize Barbara, Azize Katerina Şapelleri ve Rahibeler Manastırı bu grupta yer alıyor. Hristiyanlığın ilk dönemlerine ait bu yapılarda fresklerden çok geometrik şekillere rastlıyoruz. Bütünsellik içeren fresklere sahip olanlar ‘Sütunlu Kiliseler’ olarak adlandırılıyor.Elmalı Kilise,Çarıklı Kilise ve Karanlık Kilise bu grupta yer alıyor. İçeriye müze kartla girebiliyorsunuz;fakat Karanlık Kilise için ayrıca ücret ödemeniz gerekiyor. İçeri giren turist sayısını azaltmak için böyle bir uygulama yapılıyor; çünkü en güzel korunmuş freskler burda bulunuyor ve oldukça hassas davranılıyor. Bu yüzden kiliselerin içinde fotoğraf çekmek  de yasak. Müzenin çıkışında aşağı yürürken sağ taraftaki Tokalı Kilise’yi de muhakkak görün; freskleri korunmuş ve diğerlerine göre daha büyük bir kilise, Müzekartla girebilirsiniz.

Her memleketin iklimi kendi insanını yaratıyor. Bozkırın ortasında ucu bucağı olmayan bu topraklar Anadolu insanına yavaşlığı öğretmiş adeta. Kapadokya’da attığınız her adımda keşişlerin, rahiplerin ve dervişlerin ibadet etmek için neden bu coğrafyayı seçtiğini çok daha iyi anlıyorsunuz.

1071 Malazgirt Zaferiyle bölgeye gelen Türklerle birlikte Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakimiyeti başlamış. Asırlar boyunca  Hristiyanlık öğretisinin ve manastır hayatının merkezi olan Kapadokya’da dini inançlar özgür bırakılsa da İslamiyet’in de bu coğrafyadan yayılması için çalışmalara başlanmış. 13.yüzyılda bölgenin güneybatısında Mevlana ve kuzeybatısında Hacı Bektaş Veli’nin dergahları ile bölge hoşgörü anlayışının kalbi olmuş. “Burası aşıkların kabesidir.Eksik gelen tamam olur.” diyerek kollarını açan Hacı Bektaş Veli’nin türbesi bugün müze olarak ziyarete açık. Üç avludan oluşan bu yapıda dervişlerin ‘Tarikat-Marifet-Hakikat’ adımlarıyla olgunlaşma süreçlerinde günlük hayatlarını nasıl geçirdiklerine dair birçok detay buluyorsunuz. Bektaşiler; yeniçeri ocağının tarikatı olarak da biliniyor. Aş Evi bölümünden yeniçeriler için isyan sembolü olan Kara Kazan görülüyor. 1826 yılında bozulan yeniçeri ocağını kaldıran II.Mahmut hemen bir yıl sonra,1827 tarihinde buraya Dergah Camii’ni yaptırır. II.Mahmut’un bu hareketini bozulanın yeniçeri sistemi olduğunun; tarikatın öğretilerine hala saygı duyduğunun bir onurlandırması olarak okuyorum. Zira Hacı Bektaş Veli’nin öğütleri; 6 asır sonra 1948’de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’yle neredeyse birebir örtüşmektedir.

“İncinsen de incitme” diyor Hacı Bektaş Veli; sabırla bekle. Zamanın yavaşlığı ne kadar ilginç değil mi? Tıpkı güneşte büyüyen meyveler gibi; bir dergaha girip ‘olgunlaşmayı’ beklemek; şimdi düşününce ne kadar da uzak bir ihtimal gibi geliyor kulağa. İnsan ne zaman doğaya karşı geldi? Medeniyet; bizim ödülümüz mü yoksa cezamız mı? Kendim de dahil- yerinde duramayan bu 21.yy insanı, doğanın intikamı mı? Topraktan gelen yaratılışımız yine toprakla arınacak mı?

Cevap bekleyen bir sürü soruyla kafanız karışmış olsa da Kapadokya durup sakinleşmek için en ideal mekanlardan birisi.Bizim talihsizliğimiz ulusal bayram tatiline denk gelmek oldu; aşırı kalabalık vardı. Hatta bu yüzden tur rehberi programı değiştirdi; ilk gün gitmemiz gereken Ihlara Vadisi ve Derinkuyu yer altı şehri son güne kaldı; ama size yine de tur programı gibi anlatıcam. Öyle gezdiğinizde daha anlamlı oluyor.

İlk durağınız Ihlara Vadisi olsun. Yaklaşık 14 km'lik uzunluğa sahip bu vadinin içinde yürüyüş yapmak çok keyifli; eğer vaktiniz bolsa buraya en az üç saat ayırıp bol bol yürüyün derim. Bölgenin tarihçesinde bahsettiğim gibi vadinin içinde yine bir çok kilise mevcut; bunların içinde freskleri en iyi korunmuş olup en görülmeye değer olanı Yılanlı Kilise'dir.

Ihlara Vadisi'nden sonra Ürgüp'e ilerlerken Derinkuyu Yer Altı Şehri'ni ziyaret edin. Buralara Müzekart ile giriş yapılıyor; yolculuğunuz başlamadan Müzekart edinmenizde fayda var yoksa uzun kuyruklar beklemek zorunda kalıyorsunuz.Derinkuyu Yer Altı Şehri'nde yaklaşık 55 metre aşağıya tünellerle iniyorsunuz; kalp probleminiz ya da klostrofobiniz varsa tavsiye etmem; zira oldukça zorlu bir parkur. Şimdiye kadar henüz sekiz katı kazılmış olan bu yer altı şehrinde her katın kendine ait havalandırma sistemleri mevcut; girişteki ilk kat ahır ve şaraphane olarak kullanılıyor. İçinde kilise ve ruhban okulu da bulunan bu yer altı şehirlerinin saklanmak için ilk Hristiyanlar tarafından kullanıldığını bilsek de 'Tanrıların Arabaları' kitabıyla bilinen bilim adamı Erich von Daniken'e göre bu şehirler havadan gelen saldırılara yani uzaylı istilasına karşı savunma amacıyla üretilmiş. Erich von Daniken'ın 1982 yılında bölgeye gelip yer altı şehirlerinde araştırma yaptığı biliniyor. Yerin 55 metre altında bile bu kadar rahat nefes alınması; o günkü şartlara göre oldukça ileri bir mühendislik örneği olması da akıllara 'acaba bu şehri uzaylılar yapmış olabilir mi?' sorusunu da getirmiyor değil hani?!

2.Gün

Kapadokya'nın taşı toprağı altınmış! Günümüzde ne tarıma ne de hayvancılığa elverişli olmayan bu 'çorak' topraklar doğal güzellikleri sayesinde yerli ve yabancı bir çok turistin uğrak noktası. Bozkırın kumlu sarısı, ufukta beyaz bir güneş gibi asılı Erciyes Dağı'na kadar uzanıyor. Ve bu kadar kalabalığın arasında bile nabzınızı yavaşlatıp sizi kendinize getiriyor!Bir ırmağının akışına bir de peri bacalarının kıvrımına ölürüm Türkiye'm diyerek gezmeye devam ediyoruz!

Vadiler cenneti Kapadokya'da her durak ayrı bir güzelliğe açılıyor. Paşa bağları vadisinde boyları 14 metreyi bulan şapkalı ve dev peri bacaları sizi karşılıyor. Dervent vadisine geçtiğinizde en meşhuru 'deve' figürü olmak üzere farklı şekillerde büyük küçük birçok peri bacası size açık hava hayal müzesi deneyimini yaşatıyor. Vaktiniz varsa içinden doğru ilerleyip bol bol yürüyüş yapın. Kayaçların karakterinden ötürü gün batımında pembe rengini alıyormuş; rotanızda akşam üstü saatlere bırakmanız daha güzel olabilir.

Öğle yemeğinde bölgenin meşhur çömlek kebabını yemek için Uranos Restaurant’taydık. Ben tadını beğendim; denemenizi tavsiye ederim.Turla gitmenin en büyük dezavantajlarından biri seçilmiş restaurantlara uğramamız oldu. Her firma misafirlerini aynı yere getirdiği için oldukça kalabalık ve yoğunluk vardı.

Yemek sonrası kahve keyfi için manzarayı en yukardan görebileceğiniz mevki olan Esentepe'ye çıktık.Birçok yerde olduğu gibi burda da dilek ağaçları var. Belli olmaz; bir nazar boncuğu da siz asın derim!

Günün son durağı Güvercinlik vadisinde eskiden üzüm bağlarına faydalı olduğu için gübresinden yararlanmak amacıyla çok fazla güvercin beslenirmiş. Bugün turistler için tek tük güvercin besleniyor; yine de manzarası için görülmeye değer.Güvercinlik Vadisi'nin olduğu yerde bölgenin ünlü volkanik taşı 'onyx'in yapım atölyeleri bulunuyor. Turla gelen gruplara değerli taşlar hakkında anlatım da yapılıyor. Mermere çokça benzetilse de onyx ile mermer arasındaki fark; onyx taşının ışığa geçirgen olmasıymış. En derin katmandan çıkan ve en nadir bulunan onyx taşı yeşil renkli olanmış; günümüzde daha çok bulunanlar beyaz renkli onyx taşlarıymış. Sertifikalı satış garantisi vermelerine rağmen ben fiyatları çok pahalı buldum. Atölye çıkışında el emeği tığ oyası bileklik ve küpeler satan bir teyzeye denk geldik; benim için onun emeği en değerli taştan daha değerliydi; anı olarak onu saklamak istedim.

3.Gün

Kapadokya'da balon turu 'ölmeden önce yapmanız gereken 100 şey' listesine seçilmiş diye duyduğumda abartıyorlar demiştim. Abarttıkları kadar varmış efenim!Hayatımda yaşadığım en güzel an'lardan birisiydi.

"Uçtu uçtu balon uçtu" diyerek sabah beş buçukta yollara döküldük; karanlıkta şişirmeye başladıkları balonumuzla alacakaranlık bir ışıkta yükselmeye başladık. Balonların genellikle gün doğarken havalanmasının sebebi; gece gündüz arasındaki sıcaklık farkından dolayı vadilerde oluşan sis tabakasının balonların uçmasına kolaylık sağlamasıymış.

Tüm coğrafyaya kuş bakışı bakmak güzel olsa da benim esas zevk aldığım kısım vadilerin arasında yapılan alçak uçuşlar oldu. Komşu balonlardan başka kimselerin sesi yoktu; derin vadilerde derin sessizlikler mükemmel bir duyguydu. Vakit ilerledikçe Erciyes'in arkasından doğuşunu görmek için güneşin, yükselmeye başladık. 900 metre yükseklikte havada süzüle süzüle güneşe selam durduk. Yaklaşık bir saat süren uçuşun sonunda daha balondan inmeden hayatımın iyi ki'leri arasında yerini almıştı maceramız; bir garip gezginden naçizane tavsiyedir; Kapadokya'ya gelin, balon turu yapmadan dönmeyin...

Balonlarda kullanılan malzemeler yurt dışından geldiği için uçuş fiyatları da döviz üzerinden oluyor. Piyasanın dalgalı olduğu şu günlerde fiyatlar turistleri vurmasa da bizleri oldukça etkiliyor. Biz tur indiriminden faydalandık; Balloon Turca firmasıyla uçtuk. Memnun kaldığımı gönül rahatlığıyla dile getiririm. Kaptanımız oldukça güven vericiydi ve uçuş ekipmanları kaliteliydi. Çevrede birçok balon firması var; bireysel ziyaretlerinizde de sıkı bir pazarlıkla fiyatı oldukça düşürebilirsiniz. İnanın yaşattığı deneyim için bu fiyat az bile diyeceksiniz!

Dönüş yoluna geçtiğimizde turla gitmenin avantajlarından birini daha yaşadık; mola verecek güzel yerleri biliyorlar! Narlıgöl Krater Gölü mesela; tek başıma gitsem asla fark etmeyeceğim bir güzellik oldu. Burası fazla turistik değil; gölün sıcak suyu yeni yeni keşfediliyor ve çevrede bir ya da iki tane kaplıca otelinden başka bir şey henüz yok. Narlıgöl'de manzaradan ziyade beni etkileyen eşekleriyle çocukları gezdirip para kazanmaya çalışan iki çocuk oldu. O kadar sessiz, o kadar naifler ki... Geleceğin tefekkuru sağlam, sükuneti bol Orta Anadolu insanı daha çocukluktan böyle yetişiyor demek ki dedim...

Hayatım boyunca çektiğim fotoğraflar arasında en çok etkilendiklerimden biri oldu bu fotoğraf. Ufuk çizgisinin eğriliği, ışığın fazla patlamış olması,kompozisyonun tam ortada olmaması... Bir sürü teknik hata görsem de ben daha deklanşöre basmadan akmaya başlamıştı bu fotoğrafın hikayesi... Belki hissettiklerimin hiçbiri doğru değil ama ben böylesine inandım ve bunun üstüne kurdum kurmaca dünyamı.

“Bir ay'balam hikayesi” bu. Orta anadolu çocuğu Rıdvan; her sabah uyanıp, eşeğiyle köylerinin yakınındaki turistik göle gidiyor.Buraya gelen turistlerin çocuklarını eşeğine bindirip gezdiriyor. Rıdvan'ın en yakın arkadaşı eşeği; yani “Eşek Gözlüm”. Eşeğe böyle isim konulur mu diyenlere aldırmadan eşeğini “Eşek Gözlüm” diye seviyor.Eline nerden geçtiğini bilmediğimiz bir Murat Kekilli kasedi var.İlk defa bununla rock müzikle tanışıyor ve çok sevdiği bu şarkının ismini eşeğine veriyor.En büyük hayali bir gün Murat Kekilli'yle tanışmak ve onun gibi rock şarkıcısı olmak. Rıdvan isminden rockcu olunur mu diyenlere de aldırmıyor.

Bir gün, İstanbul'a giden o büyük otobüslere o da binecek; ama otobüsler Eşek Gözlüm'ü almaz ki? Onca yolu yürüyerek de gidemezler?

Yetiş ya derviş baba! Türbeler şehri Nevşehir'de el açıp aman dilenmediği derviş kalmıyor. Tanıştığı her turiste Murat Kekilli'yi tanıyıp tanımadığını soruyor.Öyle atak bir çocuk değil aslında Rıdvan; dilini çözen iki kişi var: Eşek Gözlüm ve Murat Kekilli.

İstanbul'a gitme hayalleri hüsranla sonuçlansa da İstanbul ona geliyor! Çevre illerdeki bir Anadolu rock festivaline Murat Kekilli'nin katıldığını öğreniyr Rıdvan; göl kenarında mola verdikleri sırada konsere giden bir arkadaş grubuyla tanışıyor ve onların peşine takılıyor. Nihayet bu konserde Rıdvan, Murat Kekilli'yle tanışıyor ve hatta Eşek Gözlüm'le birlikte onun sahnesine konuk oluyor! Murat Kekilli, hayalleri için ona kendi gitarını hediye ediyor!

Rıdvan'ın yeni arkadaşları, babasıyla konuşup eğitim masraflarını karşılayacaklarını söylüyorlar ve Rıdvan okula geri dönüyor. Artık Eşek Gözlüm'e sadece o, “dostluk” için biniyor. Dostun yükü ağır gelmez insana! Rıdvan, elinde o özel gitarıyla Nasreddin Hoca misali eşeğinin üstünde gün batımına yol alırken zihinlerimizde 'Son' yazısı beliriyor. Bir çocuğun kendini bulma hikayesine tanık oluyoruz... Başkalarının maceralarında kaybolarak yine kendimizi bulmayı umuyoruz...

Kısa bir film molasının ardından yazımızın da sonuna yaklaşıyoruz. Turumuzun son durağı Tuz Gölü oldu. Uçsuz bucaksız bu beyazlıkta güneş yansıma yaptıkça fotoğraflar iki tane çıkıyor efendim; bu manzaranın da böyle bir ilginçliği var, sonrası hep beyaz hep uzak...

Kapadokya'ya bir daha gitmeyi kesinlikle çok istiyorum; bu sefer turistik yerlerin koşturmacasından uzak,vadilerinde sakin sakin yürüyebileceğim hatta belki at bineceğim bir program hayal ediyorum. Kapadokya'yı görmeden ölmeyin diye de iddialı bir sonla bitiriyorum.

13.11.2018

Yağmur Çakan

Yorumlar


You Might Also Like:
bottom of page