top of page

ROMA

  • 11 Kas 2018
  • 10 dakikada okunur

ROMA GÜNLÜKLERİ 

KOLEZYUM

Roma’nın yakıldığını/ yakılabileceğini ilk defa Kenan Doğulu’nun meşhur şarkısı ‘Yaparım Bilirsin’ ile öğrenmiştim. O zaman takvimler 20. yüzyılın son demlerini vuruyordu. Bunun çok eski bir hikaye olduğunu anlamam içinse biraz daha büyümem gerekiyordu. Bugün, üzerinden yaklaşık iki bin yıl geçmiş olan bu hikayenin sokaklarında dolaştım.

MS 64 yılında İmparator Nero tahttayken Roma’da büyük bir yangın çıkar. Henüz Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etmemiş Roma İmparatorluğu’nda kundakçılıkla ilk suçlanan Hristiyanlar olur. Yangının sebebi bir türlü bulunamaz ve çıkan zararı telafi etmek için halktan ağır vergiler toplanır.Yangınla açılan büyük bir tepenin üstüne- bugün Kolezyum’un karşısında kalıyor- İmparator Nero ‘Domus Aurea-Altın Ev’ denilen oldukça görkemli bir villa inşa ettirir.Halktan ağır vergiler toplarken yaptığı bu lüks harcamalar dikkat çekmektedir. MS 68 yılında çıkan ayaklanmaları bastıramayan Nero, halk düşmanı ilan edilir. Nero’nun hükümdarlığından bahsederken –en güvenilir isimlerden tarihçi Tacitus’un kaynakları da dahil-gerçeği ve kurguyu ayırmak mümkün görünmemektedir. Kimilerine göre idam edilmemek için yardımlı intihar eder kimilerine göre de suikaste kurban gider.

Nero’nun ölümünün ardından iç savaşla geçen zaman Dört İmparator Yılı’dır ve nihayet MS 69 senesinde Vespasian’ın tahta çıkmasıyla şehir rahat bir nefes alır ve Flavian Hanedanlığı başlar. Nero’nun ölümünden ders alan Vespasian, halkın eğlenmesi için büyük bir amfitiyatro yapmaya karar verir. MS 72 yılında yapımına başlanan Kolezyum, MS 80 yılında İmparator Titus zamanında açılır. 55bin kişi kapasiteli bu dev arenada tiyatro oyunları, hayvan ve gladyatör dövüşleri ve idamlar seyredilirmiş. MS 523 yılında hayvan ve gladyatör dövüşleri yasaklanana kadar kentin en büyük eğlence merkezi olarak hizmet vermiş. Bugün kolezyumun içini gezdiğinizde ortada tiyatroların sahne arkası gibi hizmet veren yer altı yapılarını görüyorsunuz.Köleler ve hayvanlar dövüş için burada sıra bekliyorlarmış. 2007 yılında dünyanın yedi harikasından biri seçilen yapı, bugün Roma şehrinin de simgesi durumunda; bu nedenle şehirdeki turistlerin en yoğun ilgisi buraya oluyor. Roma Pass Card almamıza rağmen yaklaşık yarım saat kuyruk bekledik; internetten biletinizi almadan gelmeyin derim.

Kolezyumun hemen dışında MS 315 tarihli Konstantin Kemeri yer alıyor.

ROMA FORUMU

MÖ 46 yılında General Jules Sezar tarafından kurulan şehrin siyasi ve ticari merkezi olan forum, en görkemli günlerini İmparator Augustus zamanında yaşamış. 1803 yılında arkeolog Carlo Fea tarafından keşfedilen forum Titus Kemeri’nden Capitaloni Tepesi’ne kadar Via Sacra caddesi boyunca uzanıyor. Roma’nın en eski yolu olan Via Sacra’da cumhuriyet zamanında savaştan dönen kahramanlar zafer yürüyüşlerini yaparmış.

Kolezyum’a yakın olan girişten girdiyseniz, karşınıza ilk olarak Titus Kemeri çıkıyor. MS 70 yılında Kudüs’ü fetheden İmparator Titus için kardeşi Domitianus tarafından MS 81 yılında dikilen bu kemerde içteki rölyeflerin bu kadar iyi korunmuş olması dikkat çekiyor.Doğala çok yakın olan rölyef figürleri sanki olay şimdideymiş gibi canlı bir duruş sergiliyor. Sol taraftaki rölyefte Kudüs’ü yağmalayan askerler ve ellerindeki menora(yedi kollu şamdan) dikkat çekerken; sağda at arabasıyla zafer yürüyüşü yapan Titus’u görüyoruz.

Soldan devam edip yıkarı çıktığınızda Palatino Tepesi’ne varıyorsunuz. Burası,Roma’nın yedi tepesinden en merkezde olanı ve efsaneye göre Roma’nın kurucusu Romulus ve Romus’un dişi bir kurt tarafından bulunarak hayatlarının kurtarıldığı yerdir. Gerçekten de Roma’ya dair en eski kalıntılar - MÖ1000 yılına kadar dayanan- burda bulunmuş.

Forum içerisinde o kadar fazla yapı var ki rehbersiz gezdiğinizde karıştırmanız çok mümkün; vaktiniz varsa muhakkak sesli rehber edinin.

Bana en ihtişamlı-ve en yalnız- gelen diğer bir yapı da Kastor ve Polluks Tapınağı oldu. Zeus ve Leda’nın ikiz çocukları efsaneye göre MÖ499 yılında burda görülmüşler. Bugün tapınaktan geriye üç korint sütun kalmış.

PANTHEON

Yalnız ve güzel

İçimden bir ses bugüne kadar Pantheon’un hak ettiği ilgiyi görmediğini söylüyor. Yani başka bir ülkede, başka bir şehirde olsa simge yapı olabilecek bu görkemli bina Roma’nın turistik haritasında bir küçük nokta olarak ara sokaklarda keşfedilmeyi bekliyor. İddiamda ısrarcıyım efendim; gidiniz ve muhteşem kubbesinin altından gökyüzüne bir de Oculus’tan bakmayı deneyiniz!

43 metra çapıyla Avrupa’daki en geniş kubbeye sahip olan Pantheon tüm Roma yapıları içinde döneminin en iyi korunmuş binası. MS 125 yılında İmparator Hadrianus girişe yaptırdığı alınlıkla MÖ 27 yılında İlk Pantheon’u yapan Agrippa’yı hürmetle andığını yazar: “M.Agrippa cos tertium fecit.”

Alınlık yapının küçük olduğunu düşündürüyor; böylece içeri girdiğinizde iç mekanın genişliği daha çarpıcı bir hal alıyor.

Pantheon’un ebedi ışığının kaynağı Oculus kubbenin en dikkat çekici yapısı. Ünlü ressam Raffaello’nun mezarı da burda duruyor.Şair Pietro Bembo ressamın 37 yaşındaki ani ölümü üzerine mezar taşına şunları yazmıştır: “Raffaello burda yatıyor; yaşarken onun kendisini geçeceğinden korkan doğa da şimdi ölmekten korkuyor.”

İtalya’nın siyasi birliğini yeniden kuran II.Vittorio Emanuele(1878) ve oğlu I.Umberto’nun(1900) mezarları da burda bulunuyor. Kırmızı portif ve sarı antik mermerlerle kaplı iç yapısı muazzam bir güzellik sunuyor.

VATİKAN

Dünyanın en büyük kilisesine sahip dünyanın en küçük ülkesi Vatikan’dan merhaba! İsa’nın on iki havarisinden biri olan ve ilk papa sayılan Aziz Petrus’un mezarının bulunduğu yere; Hristiyanlığı kabul eden ilk Roma İmparatoru Konstantin tarafından MS 349 yılında bir bazilika yapılmış. Yıkılmaya yüz tutmuş orjinal bazilikanın yerine bugün gördüğümüz yapının inşaatına 1506 yılında Papa II.Julius döneminde başlanmış ve ancak 1612 yılında tamamlanabilmiştir.Bazilikanın yapımında Michalengelo, Donato Bramante ve Raphael gibi rönesans ustaları çalışmıştır.

Kapıdan içeri adım attığınızda ihtişamdan diliniz tutuluyor. Bu etkideki en büyük rol, tasarımı Michelangelo’ya ait olan 136 metre yüksekliğindeki kubbeye ait.

Dilerseniz, kubbeye çıkıp Aziz Petrus Meydanı’na ve tüm Roma’ya kuş bakışı bakabilirsiniz. Bazilikaya giriş ücretsiz; ama kubbeye çıkmak ücretli. Asansörle çıksanız bile yürümeniz gereken en az 200 basamak daha var ve oldukça klostrofobik merdivenlerden çıkıyorsunuz. Bernini tarafından tasarlanmış Aziz Petrus Meydanı; halkı kucaklayan iki kol gibi duran sütunlardan oluşuyor.Yine bu sütunlarında üzerinde Bernini’nin öğrencilerinin yaptığı aziz heykelleri var. Biz denedik; ama kalp rahatsızlığınız ya da panik atağınız varsa kendinizi hiç yormayın; bazilikanın iç güzelliğinin tadını çıkarın.

Yapıyı süsleyen bütün heykellerde görkemle beraber naif bir eda var. Girişte, hemen sağda bulunan ve cam bir bölmeyle korunan Michalengelo’nun Pieta’sı bu naifliğin sembolü. Pieta; Hz.Meryem’in, çarmıhtan indirilmiş Hz.İsa’ya sarıldığı betimlemelerin genel adıdır. Bu heykelde farklı olarak İsa’nın bedeni harap bir vaziyette değil klasik çağın güzellik anlayışıyla idealize edilmiştir. Yine Hz.Meryem de gençtir; Cennet’in Kraliçesi’dir. Meryem’in gençliği bozulmamış saflığın ifadesidir. Giorgio Vasari bu heykel için “Bir zamanlar şekilsiz olan taşın, doğanın bile bedende yaratamayacağı bir şekil alması gerçekten de mucize.”diyor.

Bazilika içindeki bir diğer önemli heykel önündeki uzun kuyruklardan tanıyacağınız heykeltıraş Arnolfo di Cambio tarafından 13. Yüzyılda yapılmış olan Aziz Petrus Heykeli’dir. Rivayete göre MS 67 yılında çarmıha gerilerek öldürülen Aziz Petrus’u gömerken, çarmıhtan daha kolay çıkarmak için ayaklarını kesmişler. Bu nedenle ziyaretçiler heykelin ayaklarına dokunmak için kuyrukta bekliyorlar.

Kubbenin hemen altında, Aziz Petrus’un mezarı üstünde 17.yüzyılda Bernini tarafından tasarlanmış- Michalengelo’nun kubbesine meydan okur nitelikte- 20 metre yükseklikte bir baldaken bulunuyor. (Baldaken;kubbe yada piramit çatıyla örtülü;kare,çokgen ya da daire planlı,sütunlarla taşınan açık strüktür demek.) Gian Lorenzo Bernini’nin bu dokunuşu bazilikayı barok mimarinin eşsiz örneklerinden birine dönüştürmüş. Yine bu revakın içinden baktığınızda tam karşıda Aziz Peter’in Tahtı’nı görüyorsunuz.Bernini döneminin oldukça üretken bir heykeltıraşı; bugün Roma’daki çeşmelerin yüzde yetmişinin ona ait olduğu söyleniyor. Yine Dan Brown’un Melekler ve Şeytanlar kitabından anlattığı,Aydınlanma Kilisesi’nin yolunu gösterdiği söylenen eserler de Bernini’ye aittir.

Bazilikanın içinde Papalık hazinelerinin sergilendiği ayrı bir kısım var. Alt kısmında da papaların mezarları bulunuyor; en son burayı ziyaret ederek çıkış yapabilirsiniz. Roma’da tüm çeşmelerden sular içiliyor ama ben en çok bazilikanın çıkışındaki çeşmenin suyunu sevdim. Siz de burda soluklanın ve Vatikan Müzeleri için güç toplayın derim.

VATİKAN MÜZELERİ

Roma turist sezonu olmayan bir şehir;yani her daim kalabalık. Gezmek ya da beklemek değil de bu kalabalık insanı daha çok yoruyor.Vatikan’da 40 dakika sıra bekledikten sonra müze girişi için de 45 dakika sıra bekledim. O zaman napıyoruz yaz kış demeden online biletimizi alıyoruz. Burası normal müzelere göre daha pahalı; giriş ücreti 17 Euro. Oldukça nadide eserlere sahip bu müzeler, bu ücreti sonuna kadar hak ediyor. İçerde farklı koleksiyonlara sahip birden fazla müze var ve kaybolmak çok kolay! Müzenin en görkemli noktası olan Sistina Şapeli aslında son noktası da oluyor. Sistina Şapeli’ne giden okları takip edebilirsiniz.

Papaların özel koleksiyonlarında bulunan eserlerin yer aldığı Vatikan Müzeleri’nin temeli 1506 yılına dayanıyor. Bu tarihte Santa Marrie Maggiore bazilikası yakınlarındaki bir şarap mahzeninde Antik Yunan döneminden kalma rahip Laocoön ve oğullarının betimlendiği bir heykel bulunur. Bu heykel, Michelangelo’nun ısrarıyla Papa tarafından alınır ve halka teşhir edilir. Yine bu heykelin, Michalangelo’nun çalışmalarında esin kaynağı olduğu söylenir.

Kapitolini Müzesi dahil birçok müzede yer alan heykellerin Antik Yunan dönemine ait tasvirlerin Roma kopyaları olduğunu göreceksiniz. Vatikan Müzeleri’nin içinde Roma İmparatorluğu’na ait çok sayıda büst de bulunuyor.

Pinacoteca bölümünde Geç Ortaçağ döneminden başlayarak Giotto, Raphael ve Caravaggio’nun önemli eserleri bulunuyor. Goblenler Galerisi’nde çoğu Raphael’in öğrencilerine ait 15-17. yy tarihli goblenler bulunuyor.(Goblen;kumaş üzerine renkli iplerin iğneyle işlenmesi ile yapılan resimdir.) Goblen odasının karanlığından çıktığınızda Haritalar Odası’nın altın varaklı tavanı gözlerinize daha da çarpıcı geliyor.

Raphael ve öğrencileri tarafından Papa II.Julius için dekore edilmiş dört papalık dairesinden oluşan Raphael odaları; Sistina Şapeli’nden sonra müzenin en popüler bölümü. Bu bölümde de en çok dikkat çeken fresk ‘Atina Okulu’ oluyor. Antik dönem filozofları,matematikçiler,gök bilimciler ve bilim insanları büyük bir bazilika altında tartışmaktadır. Resmin merkezinde kitapların başlığından tanınan Platon ve Aristo bulunur. Platon elini kaldırarak idealar dünyasını işaret ederken; Aristoteles elini yer ile gök arasında tutar. Platon figürü için uzun sakallarıyla Leonardo da Vinci; ön planda kolunu mermer bloğa dayamış matematikçi Heraklitos içinse Michalengelo modellik yapmıştır.Raffaelo’nun kendisi ise basamakların altında en sağda,resmin dışına bakmaktadır.

Müzenin modern dönem koleksiyonu içindeki heykellerin arasında Francesca Messina’nın çalışmaları dikkat çekiyor. Van Gogh’un ölümünden bir kaç ay önce tamamladığı 1890 tarihli Pieta’sı da burda sergileniyor. Sistina Şapel’ine yaklaştıkça modern sanata ait birçok odayı acele eden rehberlerin atladığını gördüm. Atladıkları bu isimler arasında Chagall, Max Ernst,Alberto Burri,Paul Klee ve Edvard Munch da var.Eğer vaktiniz varsa sindire sindire gezin derim.

Ve gelelim Sistina Şapeli’ne...İlk girişimde güvenlik görevlilerinin “Go...Go...” laflarını ciddiye alıp hızlıca çıkmıştım; bu sefer içerde yaklaşık yarım saat kırk dakika durdum ve sadece baktım. Etkilenmemek mümkün değil! Giriş kapısının bulunduğu duvarda Michalangelo’nun kıyamet gününü anlattığı “Son Yargı” isimli fresk bulunuyor. Burda iyilik ve kötülük edenlerin cennet ve cehenneme gönderilişleri anlatılıyor. Resmin merkezinde İsa ve Meryem var; resmin genelinde İsa’nın el hareketleriyle uyumlu bir şekilde bir yandan aşağı doğru alçalan diğer yandan yukarı yükselen bir döngü bulunmakta.Resmin sol tarafında mezardan çıkan ve cennet için yükselen ölüler; diğer tarafta aşağı doğru itilen günahkarlar var.Resmin tamamına baktığınızda figürlerin bu şekilde soldan sağa daire çizdiğini ve sanki bir girdaba girer gibi döndüklerini görürüz. Yani resim gibi değil de film gibi olduğunu söylesek daha doğru bir tespit yapmış oluruz.

“Son Yargı” freskine sırtınızı döndüğünüzde Yaratılış kitabından sahnelerin betimlendiği dokuz paneli görürüz. Sırasıyla ‘Işığın Karanlıktan Ayrılması-Adem’in Yaratılışı-İlk Günah ve Cennetten Kovulma-Tufan’ panellerini görürüz. Resim alanlarının kenarında bulunan üçgen şeklindeki lunette bölümlerde Eski Ahit’teki peygamberler ve kadın kahinlerin tasvirleri bulunuyor. Bu figürler adeta üç boyutlu bir etkiye sahip; tavandan üzerinize uzanıyormuş gibi duruyorlar. Michalangelo’nun heykeltıraşlığından gelen etkisini, resimdeki figürlerin kusursuz insan vücutlarında görüyorsunuz. 300den fazla figürün olduğu bu şapeli 4 yılda tamamladığını öğrendiğinizde bir kez daha şapka çıkartıyorsunuz.

Vatikan Müzeleri’nde attığınız her adım sanat! Çıkış rampasında gördüğünüz sarmal merdivenler Guiseppe Momo tarafından 1932 yılında yapıya eklenmiş. Dışarı çıktığınızda dolu dolu geçen bir günün üzerinizde bıraktığı yorgunluğu hissedeceksiniz ve bu yorgunluktan inanılmaz keyif alacaksınız.

VİLLA BORGHESE VE ULUSAL MODERN SANAT GALERİSİ

Roma şehri için dolu dolu üç gün yetiyor efendim; Kolezyum ve Vatikan’da baya bir yorulduktan sonra üçüncü gün sakinleşip şehri sindiriyorsunuz. Bugün ilk olarak İspanyol Merdivenleri’ne gittik. Tavsiye üzerine Pompi’den tiramisumuzu aldık; yalnız merdivenlerde yemek artık yasak; az ilerde bir çeşmeye oturup yedik.Burdan Borghese Bahçeleri’ne yürüdük.

Roma’nın turist kalabalığından sıyrılmış bu bahçelerde isterseniz uzun yürüyüşler yapabilirsiniz; isterseniz küçük ve şirin gölünde sandala binebilirsiniz. Farklı alternatifleriyle tüm gününüzü doldurabilecek kadar büyük ve hiç çıkmak istemeyeceğiniz kadar huzurlu bir mekan. Bahçelerin içinde Papa V.Paul’un yeğeni Kardinal Scipione Borghese’in özel koleksiyonundan oluşan Borghese Galerisi de var. Burası oldukça butik bir müze; içeriye sadece rezervasyonla bilet alabiliyorsunuz.Saat 13-15-17 gibi iki saatte bir turlar şeklinde içeri giriliyor. Ben rezervasyonsuz gittim; kapıda kaldım. İlgiiyseniz, haberiniz olsun.

Ben müzesiz durur muyum hiç? ‘Modern sanat neydi? Modern sanat emekti...’ diyerek Borghese Bahçeleri’nin içinden geçerek ulaştığımız başka bir müzeye Galleria Nazionale d’Arte Moderna(GNAM)-Ulusal Modern Sanat Müzesi’ne rotamı çevirdim. Müze binası etkileyici dış cephesiyle çok uzaklardan dikkat çekiyor ve sizi içeri davet ediyor. 1911 yılında Cesare Bazzani tarafından yapılan bina,1915 yılından beri müze olarak hizmet veriyor. İçerde çoğunlukla 19. Ve 20. Yüzyıldan İtalyan sanatçıların eserleri yer alsa da müze tam anlamıyla bir sanat tarihi geçidi: Van Gogh, Gustav Klimt,Joan Miro, Duchamp,Courbet,Degas,Kandisky,Warhol,Pollock müzede eseri bulunan sanatçılardan birkaçı...

Eser sayısının fazla olmasından ziyade beni etkileyen,müzenin iç dekorasyonu oldu. Tüm odalar beyaz renkte ve tavanlar çok yüksek;odalardaki sanat eserleri çok yakın yerleştirilmemiş,müzeyi gezerken daralmıyorsunuz. Yine dikkatimi çeken başka bir detay farklı zamanlara ait olan eserleri kompozisyon benzerliğine göre yerleştirmeleri oldu. Özellikler heykellerin, arka fondaki resimlerle uyumlu olduğunu fark ettim.

Gövdesinin büyüklüğüyle en etkileyici heykel Antonio Canova’dan ‘Hercules and Lica’ olsa da benim en beğendiğim naif işçiliği ve detaylardaki mükemmeliyetçiliğiyle Alfonso Balzico’dan ‘Cleopatro’ oldu.

Two Subjecters-Thomas Hirschborn

Müze koleksiyon sergisinin yanında süreli sergilere de ev sahipliği yapıyor.Bu sayede yeni yetnekler ve isimler de keşfediyorsunuz. Ben ziyaret ettiğimde Thomas Hirschhorn’un ‘Two Subjecters’ eseriyle karşılaştım ve beni birçok klasik dönem tablosundan daha çok etkileyerek modern sanat ve sanat eseri üzerine düşünmeme sebep oldu.

Sanata olan bu amansız aşkım, yeni müzelerle devam edecek; takipte kalın...

PALAZZO BARBERİNİ VE ULUSAL ANTİK SANAT GALERİSİ

Roma için üç gün yetiyormuş; biz dördüncü günde biraz sıkılmaya başladık. Hala gezilmemiş yerler kalmasına rağmen insan yorgun düşüyor ve tembellik yapmak istiyor. Ben yine de boş geçirmemek için bugün Barberini Sarayı’nı ve içinde bulunan Ulusal Antik Sanat Galerisi’ni gezdim.

Barberini ailesinden Papa Urban VIII bu sarayı 1625 yılında satın almış. Dönemin önde gelen mimarlarından Bernini’nin (St. Peter Bazilikası’ndaki baldakeni yapan isim) saraydaki dokunuşları oldukça etkileyici bir hava katmış. Sarayın iç duvar resimlerinde ve kabartmalarında arı figürünü sıklıkla göreceksiniz; çünkü Barberi’nin aile arması üç arıdan oluşuyor.

Toplam otuz dört odadan oluşan Antik Sanat Galerisi; çok yoğun bir koleksiyona sahip. Uluslararası Gotik akımından başlayarak yaklaşık olarak 14.yüzyıldan 21.yüzyıla kadar çok geniş bir yelpazede eserler barındırıyor. Sarayın en dikkat çeken odası Pietro da Cortana’nın devasa tavan süslemesi ‘The Triumph of Divine Providence’ ın bulunduğu büyük salon; ama diğer odaları gezerken de sadece resimlere değil tavanlara da bakın muhakkak; dikkat, bu müzeyi gezerken boynunuz tutulabilir. Bence benim talihsizliğim gittiğim tarihte büyük salonda süreli bir fotoğraf sergisinin bulunması oldu.Normalde bu salonda büyük bir kanepe duruyormuş ve ziyaretçiler buna uzanıp rahat rahat tavanı izleyebiliyormuş. Sistina Şapeli’ndeki Michelangelo’nun figürlerinden etkilendiğini düşündüğüm bu eser de tıpkı onun gibi üç boyutlu bir etki yaratıyor. Figürlerin tavandan sarkıp size baktığını hissediyorsunuz. Ama bu kompozisyon çok daha dağınık ve karışık;nerde başlayıp bittiğini anlayamıyorsunuz.

Müzede en dikkat çeken iki eser Rafael’in Fornarina tablosu ve Caravaggio’nun Narcissus tablosudur. Popülerliğine istinaden mi bilmiyorum ama iki eserin de sunumunu çok beğendim. Rafael’in tablosu sanki en değerli hazinenin en derinde olması gibi müzenin en dip köşe odasında sergileniyor. Öyle bir bakıp çıkamıyorsunuz yani; bu güzelliği görmek için önce bütün müzeyi gezmeniz gerekiyor.

Rafael tablosuna bakarken benim aklıma şu soru geldi; çağdaşı Da Vinci de aynı tarihlerde Mona Lisa’yı yapmış olmasına rağmen neden Fornarina değil de Mona Lisa bu kadar popüler oldu? Bunun tek cevabının bu olmadığını biliyorum ama yine de teknik bir okuma yaptığımda Mona Lisa’da da Vinci’nin kullandığı ‘sfumato’ tekniği belirsiz renk alanları arasında fark edilmeyen bir geçiş yaratarak arka plana oldukça derinlik katıyor. Leonardo’nun atmosferik perspektif yaratmadaki ustalığı onu ön plana geçirmiş olabilir mi? Yine Fornarina tüm güzelliğiyle ve hatta çıplaklığıyla ön plandayken ve yüz hatları böylesine aydınlık işlenmişken;Mona Lisa’nın oldukça karanlık giyinişi ve kaşlarının hatta kirpiklerinin olmayışıyla yüzünde yaratılan gizemli ve soyut güzellik mi onu daha üstün kılmıştı? Cevabı hiç bir zaman bulunamasa da bu soruları sormak güzel.

Caravaggio’nun Narcissus tablosu oval bir salonda modern dönemden başka bir eserle kompoze edilmişti. Caravaggio; sanat tarihinde Rönesans’ın bittiği ve dünyadaki Reform hareketlerine bir tepki olarak kilisenin öne sürdüğü Barok akımının ilk temsilcilerinden sayılıyor. Rönesans’ın ideal güzellik kavramının aksine Caravaggio, gerçeğe uygun imgelerle dünyayı aslına sadık kalarak betimlemeyi arzulamıştır. Işık ve gölgenin dramatik bir şekilde kullanıldığı ‘chiaroscuro’(ışık-gölge karşıtlığı) tekniğini geliştirmiştir. Onun geliştirdiği bu üslup “Caravaggioculuk” ismi altında Avrupa’da birçok takipçi bulmuştur. Caravaggio izinden giden ‘chiaroscuro’ tekniğiyle eser veren bir çok başka tablo da Ulusal Antik Sanat Galeri’sinde sergilenmektedir.

Müzeyi bitirdikten sonra sarayın arka bahçesine de muhakkak uğrayın; vefatından sonra Papa’nın yeğenlerine kalan bu saray bugün şehrin içinde bir vaha gibi duruyor. Zaten müzenin yoğun koleksiyonunun ardından hayatın normal akışına dönebilmeniz için biraz durup nefes almak en büyük ihtiyacınız oluyor.

Roma; benim için ilk görüşte aşka düştüğüm şehirlerden birisidir ve bu nedenle çok özeldir. 2014'teki ilk ziyaretimde şehir efsanesine riayet ederek meşhur Aşk Çeşmesi'ne para atmadan dönmemiştim. Ve 2018'de yeniden ziyaret etme fırsatı yakaladım. Fırsatı yarattım da diyebiliriz; çünkü şehre dair içimde eksik kalan bir şeyler vardı, tamamlamak için Roma'yı seçtim. Bir daha gelmek ister miyim; kesinlikle evet! Ama bir dahakine turistik noktaların kalabalığından ziyade gerçek bir Romalı gibi gezmek isterim.'Roma'da Romalılar gibi davranmak' isterim. Jul Sezar'ın meşhur sözüne atıfla noktalayalım:

"Veni Vidi Vici" diyor; "Geldim Gördüm Yendim".

Ben de diyorum ki "Geldim Gördüm Değiştim". Sizi, kendinize dönüştüren başka rotalarda görüşmek dileğiyle...

12.11.2018

Yağmur Çakan

Yorumlar


You Might Also Like:
bottom of page